Ülkemizin gündemi, bin sekiz yüzlerin saray hakimiyetine mahkum edilmiş durumda. Öyle bir hakimiyet ki bu; yapay bir şekilde gündem yapılan meseleler memleketin uzun vadeli geleceğine hiçbir anlam katmıyorken, asıl konuşulması gerekip de hasıraltı edilenler ülkeyi karanlık dehlizlere sürüklüyor.
Çok beğendiğim bir yayıncı ve fikir insanı olan Erlik’in geçenlerde kurduğu bir cümle dikkatimi çekmişti: Bu neslin, 'meşrutiyeti ilan eden ve cumhuriyeti kuran' o tarihi kuşakla büyük bir benzerlik taşıdığını söylüyordu. Bu tespiti kendi politik söylemime de dahil ettim. Fakat bana kalırsa Erlik eksik bile söylemiş; zira bugün sadece gençlik değil, karşı karşıya olduğumuz yöneticiler de o dönemin iktidar sahipleriyle tıpatıp aynı muktedir reflekslerini gösteriyor.
Hem iktidara hem de ana muhalefete kökten muhalif biri olarak bu benzetmeyi yapmamın somut gerekçeleri var. Benim gibi milyonlarca gencin de ayan beyan gördüğü üzere; memlekette gücü elinde bulunduranlar, şahsi ve siyasi emelleri uğruna tüm kırmızı çizgileri çiğnemiş, hukuku ve teamülleri tanımaz hale gelmiştir. Bu zaten toplumsal bilincin kanıksadığı bir gerçek olduğu için, detaylarına inerek vakit kaybetmeyi lüzumsuz görüyorum.
Bu metinde asıl deşmek istediğim husus, mevcut iktidarın bir istibdat rejimi yaratması değil; bizzat iktidar mekanizmasının istila edilmiş olmasıdır. Benim benimsediğim tarih perspektifine göre Osmanlı Devleti, 1838 Baltalimanı Antlaşması'yla ekonomik ve siyasi egemenliğini kaybederek aslında o gün yıkılmış, bu topraklar üzerindeki mülkiyet hakkını yitirmiştir, temsiliyetçi hale gelmiştir. O çöküşün içine doğan ve sonradan kurucu iradeyi oluşturacak olan nesil, her ne kadar cumhuriyetin ilanına kadar olan süreçte 'devleti kurtarmayı' amaçladığını söylese de ortada artık kurtarılacak, kabul edilebilir bir devlet mekanizması yoktu; dolayısıyla sıfırdan yeni bir devlet kurmaktan başka çareleri kalmamıştı. Ortada meşru ve işler bir devlet yapısı bulunmadığı için de bu yeni devlet kurma iradesi, var olan bir devlete başkaldırı değil, yokluğun ortasında meşru bir varoluş hamlesiydi.
Bugüne gelecek olursak; uzunca bir süre hepimiz bir 'İkinci Kurtuluş Savaşı' verdiğimiz fikrini tekrarlayıp durduk. Bu söylem her ne kadar hissi bir karşılık bulsa da, teorik olarak altı boş ve eksik bir iddiaydı. Gelinen noktada bugün, askeri anlamda bir kurtuluş savaşı verdiğimizi savunamam; fakat Baltalimanı Antlaşması ile iktisadi olarak istila edilmiş bir Osmanlı modeline dönüştüğümüzü açıkça görmekteyim. Zira son dönemde yürürlüğe konan ekonomik planlamalar ve küresel sermayeye sunulan imtiyazlar, modern zamanların kapitülasyonlarından başka bir şey değildir. Vergi muafiyetleriyle donatılmış yabancı sermaye karşısında ezilen ve rekabet gücünü yitiren yerli üretici, çökmeye mahkûm bırakılmaktadır. Bu iktisadi mahkûmiyet hali, bizi görünürde I. Dünya Savaşı sonrasındaki o bilfiil işgal edilmiş Anadolu'dan daha şanslı bir konumda gösterse de özünde 1838'de egemenliğini ve bağımsızlığını yitiren o teslimiyetçi devlet yapısıyla aynı hizaya geriletmektedir.
Yorumlar
Yorum Gönder