Hisli Atıllığa Karşı

O sebeple “Yüceler Düşüncesi” felsefenin aptal bir düşünüp durma eylemi değil, yaşamın ta kendisinin bir parçasıdır. İşte bu sebeple…
Yazıma attıllık nedir sorusuyla başlamak istiyorum. Atıllık bilinen anlamıyla(TDK) tembellik, süreduran(eylemsiz), işlevsiz-işe yaramaz demektir. Akademik anlamındaysa bilinen bir şeyin manasını kavrayamamak ve bu doğrultuda onu geliştirememektir. Bizim “atıllık” anlayışımızsa bu ikisiyle kesişen ve ayrılan bir söylemsel çereçevede varlık göstermekte. Bizce atıllık bilinen bir şeyin anlam temelenin düşünülmemesi; bu düşünülen anlam temelinde geliştirilmemesi ve tembellik haliyle mevcut gösterdiğiyle kabul görüp, gözardı edilmesidir. 

Bunu örneklendirecek olursak; bir fabrikada iş bölümleri arasında ulaşımın zorluğundan kaynaklı zaman kaybı ve iş yükü artışı vardır; bu olumsuz etmenler bilinir ve şikayet edilir lakin çözüm üretimi gerçekleşmez, çünkü bilinen bir gerçek vardır ama tembellik haliyle üzerine düşülerek anlaşılmaya çalışılmaz ve bu doğrultuda da çözüm üretme çabasına girilmez, mevcutta kalma konforu kabul edilir. İşte bu bizim nezdimizde bu atıllıktır. Bu atıllık TDK’nın tanımıyla eyleme girmeme halini temsil eder, mevcutta olanın rahatlığını değiştirme eylemine girişilmediği için ve yine bilip anlamamak, geliştirmemek de ikinci kavramı karşılar. Bu acizlik hali kişioğlunun en nefret edilen özelliği olmalıdır şahsım nezdinde. Çünkü bu atıllık hali önce düşünlük, sonra acizlik ve en sonunda aciz bir düşkünlük yaratır üzerimizde. Bu konuda uzlaşıya varlığımızı düşünüyorum ama yine bu acizlik ve düşkünlük halini açıklamam talep edilecekse. Bu hali şimdi “Hisli Atıllığa Karşı” konumuzda açıklayacağım.

Hisli Atıllık Nedir?
Hislerin bilindiği, yaşandığı fakat onların yoğunluğundan dolayı tanınmadığı; bu doğrultuda kişinin hislerine mağlup düşerek bir hisli bir tembellik haline girdiği durumun adıdır “Hisli Atıllık”. Bu atıllık hali mutlu bir enerjiyle de, melankolik bir depresiflikle de, başka herhangi bir duyguyla da varlık gösterebilir. 

Bu hal çoğu insanda olağan bir gerçeklik olsa dahi bizim yaşamlarımızda yer bulmamalı ve alt edilmelidir. Akıllara “bizim yaşamlarımız ve genel insanlık yaşamları arasındaki fark ne de buna gerek var” sorusu gelebilir. Bu sorunun cevabını vermek için size daha önce yazdığım bir yazıyı dipnot olarak önerebilirim ama bunu yapmak istemiyorum ve o sebeple bir sonraki paragrafta bunu bir kaç hissel toplamla açıklayacak ve ardından da neden yenmeliyizi karar kılıp nasıl yenmeliyizi aktaracağım.

Mutlu Hislerin Atıllık Hali
Mutlu hisler insanın ruhunu çevreler; gözünü rengarenk, parlak ve ışıltılı perdelerle kapatır. Bu perdeler her daim kısa süreli varlığını sürdürür ve bunun atıllık hali diğerlerinin aksine kendini bize pek hissettirmez. Bunun yerine kendini eminlik, güven ve kibir gibi hislerin atıllık haline giden yolda asansör olarak kullandırır. Bu mutluluk hali size daha önceki yazılarımda bahsetmiş olduğum bizim mutluluk anlayışımızdan farklı bir mutluluk halidir; yalnızca bir hormon salınımı, bir uyuşturucudur. Bunun yaşandığı vakitlerde atik bir atıllıkla hareket ederiz. Eylemlere girişmekten geri durmaz ama bunu yaparken düşünsel atıllığı da en hat safhada yaşarız. İşte bunun sorunu da budur; aktif olarak harekete geçme hali içinde düşünsel aktiviteler ne kadar azalırsa insan da o kadar dürtüselleşir, mantıksızlaşır ve kontrolsüz bir şekilde oradan oraya, istemediği durumların içine sürüklenir.

Depresif ve Melankolik Atıllık Hali

“Depresif ve Melankolik Atıllık” hali kişinin kendinin farkında olduğu ve düşünsel aktifliğinin en yoğun olduğu dönemdir. Bu dönemde insanlar genel manada bir çok şey düşünür ve bu düşündüğü şeylerle bir çok güzel şey yaratma fırsatını ele geçiriz. Lakin bu hal öyle bir şeydir ki kişi düşünsel aktiflik halindeyken düşüncelerinin yönelimi sebebiyle eylemsel aktifliği de engeller. Melankolik Ve Depresif Atıllık her vakit sanat dünyasının en önemli kaynağı olmuştur ve hatta bu creative-yaratıcı melankoli olarak da adlandırılmıştır. Bu sebeple yaratıcı melankoli gibi aktiviteler her ne kadar sanat dünyasında depresif bir tarz için önemli olsa dahi bu melankoli hali benimsenmemeli ve yaratıcı tarafından öteye geçirmemelidir. Bahsi geçen Yaratıcı Melankoli de özü itibariyle bu yazının bir eleştiri noktası olamaz; çünkü yaratıcı melankoli, melankolinin artan düşünsel faaliyetiyle birlikte somut bir eylemlilik de sunduğundan belki aciz bir acının üretim aracı olsa dahi düşkünlüğe müsaade etmeyen, gaye yolunda kullanılan onurlu bir araç olabilir yalnızca. Fakat bu atıl hal içerisinde olanların genel kanıda buna girmesinde ki sebep kişilerin melankolik duygularını tanımıyor ve bunu anlamak için çabalamıyor, çabalasalar ve anlasalar dahi onun sert ve uzun süreli şiddetine, kişinin kudretine dayalı bir şekilde boyun eğiyor olmasıdır; bu kişiler eylemsizleşme, yaşamı manasızlaştırma ve bizim en yüce ilkelerimizden biri olan gayedarlığımızı, gayeye sahip olmamızı manasızlaştırıyor, anlamsızlaştırıyorlar. Bununla beraber boyun boyun eğip, malup olmalarının da en büyük sebebi yine bu gayeye sahip olmama halidir. 

Neden Daha Fazla Yenmeliyiz?

Onlar ve diğer tüm hisli atıllığa kapılan kişiler bunu yaparlar çünkü onların gayeleri yoktur; tutunacak, güç bulacak; uğruna mücadele edecek, uğruna savaşacak bir yaşamları yoktur. Bizlerse, bizleri buna düşüren durumlar daha ince okunması gereken şeylerdir. Bizler depresif hislerin atıllığına kapılırız, çünkü bizler kazanma kudretimizle mücadele etmek zorunda kalırız; bizler mutlu hislerin atıllığına kapılırız, çünkü bizler kazanma kudretimizle mücadele etmeye çalışırız. O sebeple bizler her türlü acizliğimizi kabullenmeli; duyguları anladığımız gibi, onların atıllığına da galip gelmeyi öğrenmeliyiz. Yüceler düşüncesinin bireyleri yaşamı amaçlar uğrunda kurup koruduğundan bunu daha fazla yenmelidir; çünkü Yüceler yaşamlarını bu manasız eylemlerle çöküşe sürüklerler. Kayıplar bizimdir; kayıplar Yücelerin dershanesi, sınıfı, eğitimidir. Terk eden sevgilimin acısını çekmem ve yeni sevgilimde aynı hataları yapmam; batan işimle batmam, yeni işimde aynı hataları yapmam. Sevgilimle mutluyum diye mutluluktan ölmem ve ona adanmam, daim mutluluk mücadelemdir bilirim; işim güzel diye gururlanıp durmam, yeni bir işe başlamış olurum. Bunlarla beraber kendimi tanır, acizliklerimi bilir ve yaşamım boyunca onlarla iyimi, üstümü, efendimi var etmeye çalışırım. 

Gayem yüreğimde deli bir hırsta olmaz, çünkü biliyorum ki yaşam içinde hiçbir şeyin sonu yok ve hep bir fazlası var; yalnız amaç sahibi olmayı gaye edinirim, onu da zamanı var eden hareketi sürdürmek ve süren zamanın farkına varıp, hazzını duymak için yaparım. Bilirim ki sahip olmak amacıyla yapılan eylemler; sahip olmaktan kastım mülk, şan ve şöhret oluyor ve benzerleri oluyor burada manasızdır. Çünkü onlar doyumu olmayan uyuşturuculardır, eğer ünlü olmaya adanmış bir ruh görmüşseniz bilirsiniz ki hedeflenen ün farkına varılmadan gelmiş, mutluluğunu vermiş ve daha fazlasını elde etme hırsıyla ruhunuzu kemirmeye başlamıştır. Üretmenin amacıyla var olan ruhu görenleriniz de bilir ki üretmenin getirdiği mülk üretmenin verdiği hazzın yanında bir süs gibi önemsiz durur, sade bir hoşnutluk katar; ya da üretmenin getirdiği ün, üretmenin verdiği hazzın yanında bir süs gibi önemsiz durur, sade bir hoşnutluk katar. Bunun sebebini daha sonra yayınlayacağım bir yazıda uzun uzadıya açıklamamdan dolayı burada kısaca özetleyeceğim. Üretmenin verdiği hazla beslenen ruh yalnızca kendi yaptıklarıyla beslenir ve bir dış onaya, dış düşman ve dosta muhtaç olmaz; Nietzsche buna benzer olarak benzer minvalde Sokrat sonrası felsefeyi eleştirmek için şunu "Dış onaya ve incelemeye bağlı zihin yapısı ruha vurulmuş prangadır" diyor. İşte bu sebeple ruh üretmenin hazzıyla beslenmeye başlarsa eğer dış onaya olan ihtiyacı yenecektir ve büyük onayların kısa süreli hazzı yerine, özünün azrularını meydana getirerek kendini tatmin edecektir; yanında gelen ün, mülk gibi şeylerse yaşamının ödülü ve süsü olacak, yaşam merkezine oturmuş üretme arzusu sebebiyle önemsizleşecek ve ruhu huzura erdirecektir. Karşılığını almama hali vb durumları ve konuyu genel olarak ayrıntılantıracak "Üretme Hazzı" adındaki yazımda bahsedeceğim.

Nasıl Yenmeliyiz?

Şimdi sizlere bir acizlik halinden bahsedeceğim. Bilindiği gibi Yüceler düşüncesi kafada temeli atılmış teorinin pratikte denendiği ve bu doğrultuda da teoride ayrıntılanmış bir oluşum tarzını belirler. O sebeple “Yüceler Düşüncesi” felsefenin aptal bir düşünüp durma eylemi değil, yaşamın ta kendisinin bir parçasıdır. İşte bu sebeple biz de bu düşüncenin yaratıcısı olarak düşüncelerimizi ilk kendi üstümüzde denetler, sonra görür beğenir, eleştirir ve geliştiririz. İşte bu deneme sürecinde fark ettim ki Yücelere en çok yaklaştığımız yer en büyük acizliği yapacağımız yerdir. En büyük acizliği kendimize en güvendiğimiz anda yaparız ve bunu aciz yapan şey de güvenin verdiği ahmaklıktır. O an Yüceler düşüncesinin en aciz bireyi haline geliriz; acı çeker, hiçbir iş yapamaz, hiç bir işten anlayamaz ve aşkın duyguların altında ezilen bir hale geliriz. Sonra anladık Yüceler düşüncesindeki Yüce Kişilik hep sahip olunacak bir kişilik değildir. Yüce Kişilik’e sahip olmak için hep uyanık olmalı ve hep o muhafaza edilmeli; başka türlüsü Yüceler’e has bir düşüşle birlikte en büyük, en yüce acizliği yaratır üzerimizde. 

Şimdi genel kanıda her konuyla nasıl mücadele edeceğimizi anlatmayacağız; çünkü öyle bir şey mümkün değil, her kişi ve olay içinde kendine has özellikleri barındırır. Yüceler de bu doğrultuda kişi kişi kendi yaşamını ve ilkerini oluşturur, bunları tek bir çözüm reçetesi olmayan yaşamda kendi reçetesi olarak kullanır. Yüce Kişilik de zaten her birinize bunu; Yüce kişiliklerinizi düşüncemiz çerçevesinde oluşturmanızı, onu muhafaza etmenizi ve onunla şekillenmenizi önerir.

Yorumlar