Bu yazıda her şeyin geçiciliğinden, geçici olan huzurdan ve hep var olan huzursuzluktan bahsedeceğiz.

Bu yazıya dair uzun süredir bir düşünme eylemi içerisindeydim. Fikir, kafamda fazlasıyla yer etmiş ve temellenmişti. Buna rağmen, anlatmak için uygun bir yöntem bulamamıştım. Sevgili Özlem Ö.’nün “Sizde de Oluyor Mu?” adlı yazısı ise belseki bu fikirler için bir katalizör görevi gördü. Kendisinin yazısından pek bahsetmeyeceğim; zira eserin yalın, akıcı ve hissedilebilir dili size daha fazla keyif verecektir.
Konuya gelecek olursak, başlamadan önce söyleyeyim: Özlem’in yazısı yazdıklarımın sebebi değil, sonucudur. Biz insanlar var olduğumuz andan itibaren bir şeyleri gözlemler ve anlamlandırmaya çalışırız. Tabii, bu anlamlandırma süreci ilk senelerde sebep ve sonucu görme şeklinde gerçekleştiğinden, bir köpeğin tepkilerini oluşturmasından farksızdır. Bu dönemi aştıktan sonra, yaptığımız, gördüğümüz her şeyde ve tümüyle hayatımızda bir anlam aramaya başlarız. Bu anlam arayışı, insanlık tarihinde onca çeşit din ve inanışın var oluşuyla kendini bize gösterir. Bu gösteriş bize savaşı, ölümü ve hatta yaşamı anlamlandırmak için bir çerçeve sunar.
Bu çerçeve içinde var olan insanlar, yaşamlarını derin bir hüsranla karşı karşıya gelene kadar, üst anlam çerçevesinde huzurlu bir yer haline getirirler. Bu hüsranla karşılaştıklarındaysa ya hüsranı üst akılla anlamlandırıp hayatına devam eder, ya da hayatlarının anlamını yitirirler ve kendilerine yeni anlam arayışları içine girerler. Bu anlam arayışı da kendi içinde idealizmi yaratır. İdealizm ise bizi, arzuladığımız şeyleri elden kaçırdığımız her durumda keder içine sürükler, tıpkı bahsettiğimiz yazıda olduğu gibi. Çünkü bizim hayatlarımızda arzuladığımız şeyler, yeni “tanrılar” haline gelmiş olacaklarından, onlara ulaşmanın bizim huzurumuz, neşemiz ve yaşam sebebimiz olduğunu düşünürüz. Oysa onlar da eski Tanrılar gibi yaşam için temelde bir anlam ifade etmemektedir.
Amacın Seküler Yükü ve Kaçınılmaz Hüsran
Nasıl açıklasam bunu? Şöyle açıklayayım: Biz insanlar hüsran ve bilimle yüzleştikçe tanrıları bıraktık ya da onlardan uzaklaştık. Onlar bizden yiterken, onların anlamlandırdığı “hayat”, onlarla yitirdiği manasını bilim ve felsefenin kucağına oturarak geri kazanmaya çalıştı. Bu sebeple birçok Modern Düşünür, insanların hayatını yaşamaya değer kılacak şeyin amaç olduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Bunlar için bazı Modern Filozoflar, modern “İnançsız Protestan Ahlakını” yarattı. Bir benzeri de Sartre’nin:
“İnsan, kendi tasarısından (projelerinden) başka bir şey değildir. Yalnızca kendini var ettiği sürece var demektir. Dolayısıyla, eylemlerinin toplamından, hayatından başka bir şey değildir.”
düşüncesidir.
Sartre bu düşüncelerinde elbette haklıdır; bazı insanların yaşaması için gerçeklerle yüzleşmemesi ve kendini bir başka yalanın içinde var etmesi gerekir. Örneğin büyük bir komutan, büyük işler yapmak için savaşına büyük anlamlar yüklemelidir; kuracağı veya kurtaracağı vatanın ebedi bir hürriyet sağlayacağı gibi. Bu, insanlık için anlamlı mücadele yaratmanın yoludur. Komutan, kuracağı ülkenin yüz yıl sonra yozlaşmış iktidar sahipleri tarafından yeneceğini bilseydi, halkları için gerisine geçilemeyecek devrim düğümlerini atmazdı.
Zira Sartre’nin bu önermesini, sırf bir halkın faydasına diye doğru kabul etmemek gerekir. Devrimlerden önce hürriyet için savaşan komutanlar, savaşı kazandıktan sonra özgürlükle huzura ermediklerini fark ederek derin bir huzursuzluğun içine girer. Sonra devrimler yapmaya başlar ve sonra o devrimlerdeki eksikleri görür, yeni bir huzursuzluğun içine girer. Sonra ne mi olur? O sorunları inkılaplar yaparak yener ve sonra yine aynı döngü devam eder. Şanslı ise erkenden ölür ve sonrasında olan her şeyi düşünmemenin huzuruna erer. Ondan sonrasında hayal kırıklığının temsilcileri kozasından çıkıp yıllar içinde büyüyerek komutanın hayal ettiği cenneti ateşler içine atar.
Önceki paragrafta verdiğim örneğin çok büyük olduğunu ve bizim hayatımızla farklı şeyler olduğunu düşünebilirsiniz ama öyle değil. Tabandan tavana tüm ideal arayışları aynıdır. Hepsi ufak bir hayalle başlar ve elde ettikçe büyür. Örneğin, 50hp motor yeter diyen birinin 400hp motorla dahi tatminsizliği ya da sahte deri çizme ile başlayıp yılan derisi çizmede kendini bulan birinin tatminsizliği, o komutanın tatminsizlik, yetersizlik ve huzursuzluk hissiyle aynıdır. O sebeple olacaktır ki, arzuladığımız her şey aslında elde ettiğimiz vakit anlamsız şeylerdir. Bunun aynısı idealist olarak faydalı olma arzusunda da kendini gösterir: Bir insan iş hayatına başladığında öğrencilere burs vermek ister ve gücü yettiği miktarda burs verir. Sonra bu bursun verdiği ego tatmini yiter ve daha fazlası arzulanır ve böyle anlamsızlıkların yüzümüze vurduğu bir döngü oluşur.
Tanrımıza (Gayemize) Ulaşamadığımızda Ne Olur?
Ne olacağı pek açık: Emel’in hislerini yaşarız. Tanrımızı yitiririz; yaşamın yüzleşmediği anlamsızlıkla dua etmekten, çabalamaktan vazgeçeriz. Kısaca bizler, anlamlarla süslediğimiz yaşamımızda gerçeklerle yüzleşmeyerek ruhumuzu öldürür, ruhsuz bir keder ve eylemsizlik içine gireriz. Bu eylemsizlik hâlinde ise yaşam bize öyle durağan, sıkıcı ve iç karartıcı gelir ki, yaşamaktan nefret ederiz. Sanki biri olsa iyi olacak gibi hissederiz ama onlar, bizim anlam katamadığımız hayata anlam katacak güçte değillerdir. Ve biz bu durumda, onların bizi anlamadığı hissine kapılırız. O hisler bizi biri dokunsa ağlayacak gibi yapar.
Sonuç: Exnihilizme Bir Bakış
İşte Exnihilizm burada devreye giriyor: Bu yolu benimseyenler, bu hayatın bir anlamı olmadığı, eylemlerin de anlamsız olduğunu kabul ederler. Ancak “hareket eşittir zaman” diyerek bir şeyler yaparlar. İşlere girişirler ve oyunlar oynarlar. Uğruna hareket ettikleri şeyi başaramadıkları vakit, ona “zamanı hareket ettirme işinden” başka bir görev atamadıklarından, ulaşamamış olmanın kederini duymazlar. Hemen bir başka işe girişirler ve bir başka hareketle zamanı ilerletirler. İnsanların onlara karşı olan tavırlarına karşıysa umursamaz olurlar, çünkü onlar yaşamı kabul ettiği gibi insanı da olduğu gibi kabul ederler. İnsanlara olan kabullenişin sebebi de esasında yaşamı kabul etmekten geçer. Yaşamı kabul eden birisi, yaşamı kabul etmek için insana ihtiyaç duymaz.
Bu konudan, yani üretmek ve çalışmak konusunda, bunun nasıl yapılabileceğinden “Yıkılan Gökdelenler: Düzenden Çıkmak Üzerine Sohbet” adlı yazıda da bahsettim, o sebeple uzun tutmayacağım. Lakin orada başka konulardan bahsettiğimden, idealizmin sorunlarını aktarmadım. O yazıyı okuyarak bu yazıyı daha iyi anlayabilirsiniz.
Yorumlar
Yorum Gönder