Öncelikle bu yazının konseptini sohbet olarak belirlemiş olmamın sebebi, alıntı yapmaktan yorulmuş olmam ve beraberinde söyleyeceklerimi de sınırlama olmadan samimi şekilde anlatabiliyor olmaktır (Atıflar yazının

Benim bu düşüncelere ulaşana kadar yaşadığım tecrübelerden çok fazla bahsetmeyeceğim. Ancak özet olarak belirtmek gerekirse; ben yükselme hırsının ve mücadelenin içine doğmuş biriyim diyebilirim. İçinde bulunduğum bu alanlar, çocukluk, ergenlik ve gençlik idealizmini üzerimde barındırdığımdan, hepsine başkaldırıp vicdanımı ve onurumu muhafaza edip bir baltaya sap olamadım. Bu şeylerden bahsediyor olmamın sebebi kendini beğenmişlik değil, aksine her şeyi kabul ediyor olmaktır. İleride bir yazımda da bahsedeceğim: Ben “herkes için farklı felsefe” diyorum ve benim tecrübelerim de beni bu yazdığım felsefeye yönlendirdi. O sebeple benim felsefem doğrudur diye bir iddiam yok. Kişiye yaşamın manasızlığını sonuna kadar gördüren her düşünce, etki ettiği alan kadar ve kişisel olarak her şeyden daha fazla güçlüdür.
Üstün Olmak Köleliğin Alçalışı
Sohbetimizin ilk başlığını “Üstün Olmanın Köleliği” olarak belirledik çünkü; üstün olmak arzusu en başında seni üstün kılacak şeylere hizmet etme gayesinden başka bir şey değildir. Örnek verecek olursak…
Birinci Kat Köleleri
Antik Mısır’da bir köle, birikim yaparak ve mülk sahibi olarak kölelikten bir nebze olsun kurtulabiliyordu. Ama Modern Toplumda ona, yani Kapitalizme hizmet eden insanlar, hizmet süreçlerinin başlarında tokluk, ısınma ve barınma ihtiyaçlarını dahi zor karşılarken, düzenin sahiplerine verebileceklerinin maksimumunu vermeye çalışırlar ve bu çabanın tek amacı daha yüksek köle olmaktır…
İkinci Kat Köleleri
Daha yüksek köle olduktan sonra, İkinci Kat Köleleri olarak asgari yaşam standartları dışında pek bir şey elde edemezler ama bu sefer de kendilerinden alt olan köleleri kırbaçlama şansını bulurlar. Bunlar genelde alanlarındaki on beş ila yirmi köleden daha kıdemli kölelerdir. Bu fırsatın farkına varan ikinci seviye köleler, onlara verilen mertebenin tek ödülünün vurdukları kırbaçla kabaran egoları olduğunu görünce ve yine bir üst köle seviyesine yükselmek için bu kırbacı en iyi şekilde kullanmak gerektiğini anlayınca, onu kullanmanın yollarını ararlar. Bu köleler alt seviye kölelerin ilk ulaşacağı kişi olduğundan, elindeki kırbacı mümkün olduğunca etkili şekilde kullanmayı ve beraberinde altındakilerin de isyan etmeyeceği şekilde süslemeyi amaç edinirler. Bunları başaranlar…
Üçüncü Kat Köleleri
Bu kata yükselen köleler artık kaliteli bir takım elbise giyebilir, bulunduğu ortamda saygı görebilir ve bu saygıyı koruyup yükselmek için Modern Toplumun tüketim kölesi de olmaya başlayabilir. Bu grup kölelerin yüzde bir ila bir buçuğunu oluştururlar. Bundan sonraki kölelerde oran bu şekilde büyük artışlar göstermeyecektir. Artış gösteren şey, mertebe atladıkları köle sahiplerinin yani bulundukları kurumların içindeki denetleyici sayılarının azlığı olacaktır. Bunların vazifesi ise saygınlıklarını korumak ve altlarındaki insanların başarısı, zekası ile övünüp yükselmek olacaktır. Ki bu onların en büyük sınavıdır. Çünkü altlarında bulunan köleler ne kadar zeki ise bunlar da o kadar iyi demektir. Düşün ki bu seviyede bir kölesin ve altındaki insanlar gerektiği kadar zeki değil. O halde sen, yükseldiğin gökdelen katlarından hemen düşeceksin. O sebeple senin konumunu koruman ve yükselmen için fazlasıyla süslü bir kırbaca ihtiyacın var. Bu kırbacı kullanmak da elbette yeterli değil. Yükselmek ve başarısız kırbacın sana dönüp vurmaması için iyi bir Tüketim Kölesi olman lazım ve ruhunu da alt sınıfı kölelerden daha fazla satman gerekir.
Dostlar; kölelerin çıkacağı kat bitmez, gökdelenin çatısına çıksalar dahi “üstüne kat mı eklesek?” derler. İnsan her şeye sahip olsa dahi, içindeki hırsa sahip olamadığı müddetçe hep bir şeyleri kendi sahibi ve sahibesi yapar…
Peki bunun sebebi ne?
Düzenin Yarattığı Köle Ruhu
Modern dünya ve sermaye, insan doğasını mümkün olduğunca araştırıp tanıdığı için, insanın hırslarıyla var olduğunu iyi bilmektedir. Bu nedenle, doğadan uzaklaşmış insanın kendini üreterek var etme, üreterek üreme ve üreterek yaşama gayesini elinden aldığı şehir yaşamında, ona sadece doğanın rekabeti olgusunu bırakmıştır. Modern insan, modernleşme gayesiyle kendini becerileriyle var etme yetisini kaybetmiş, onun yerine sahip olduklarıyla var olma yanılgısına düşmüştür. Artık birisi ev yapabildiği için ya da karnını doyurmak için ürettiğinden değil de, barınak aldığı yerin elit konumu üzerinden değer kazanıyor. Ya da yediği yemeğin besin değeriyle güçlenmiyor, onun yerine yemeği aldığı marka veya yediği yerle güçleniyor. Zaman dahi bir statü ve bir güç aracı artık; saatler zamanı ölçmek için kullanılmıyor, saatler fiyatı arttıkça sana değer katıyor. Kısaca lafı uzatmadan, artık yaptığın iş değil, bulunduğun konum değerli kılıyor insanı ve artık insanlar ürüne değil, ürünler insana değer katıyor. Sermayenin topluma kattığı bu düşünce işte **”Köle Ruhu”**nu yaratıyor. İnsanların manipüle güdüleri, insanları onları manipüle edenlerin üretim kölesine dönüştürüyor. İnsanlar faydalanacakları ürünleri üretmek için değil, faydalanmayacakları ürünleri almak için üretiyor. Dostlar, işte üretmenin bu Köle Ruhuyla yapılışı bizi her ne elde edersek edelim mutsuz, huzursuz ve umutsuz yapıyor.
Kölelikten Özgürlüğe
Kölelikten özgürlüğe giden yol bir hayli meşakkatlidir ve bir o kadar da az insanın ulaşacağı bir şeydir; az insan için ulaşılabilir olmasının sebebi kişinin özel ve daha güçlü olmasından dolayı değil aksiye köleliği kaldıramıyor olmasından kaynaklıdır. demek istediğimi temel kişilikler oluşturarak anlatmak daha açıklayıcı olacaktır.
Köleliğini Sevenler: Bu grup içinde bulunduğu durumun içten içe farkındadır ama onu kendinde özümsemiş, onda bir konfor alanı yaratmıştır. O sebeple köle sistemi içinde yarattığı konfor alanından çıkmak istemez hatta bulunduğu kattan bir kat daha yukarıya çıkıp alanını değiştirmekte istemez. Bu kişiler genelde ya Nihilizme yatkın olurlar ya da Tanrı ve Ahiret inancını fazlasıyla barındırırlar; her halükarda bu dünyada verilen çabanın manasız olduğunu düşünüp, rutinin konforunu yaşarlar.
Köleliğini Tanımayanlar: Bu grup genel olarak düzen içinde sorgulamama konforuna erişmiş ya da sorgulama hakkını kaybedecek kadar dara düşmüş kişilerden oluşur. Onlar için var oldukları ortam budur ve doğaldır, olması gereken normaldir.
Kendini Aldatanlar: Bu grup bulundukları durumun farkındadır lakin cesur, umutlu ve mücadeleci kişilikleri sebebiyle düzen içinde yüksek katlara çıkmanın özgürlük getireceğine inanır. Kendilerince bir iş yerinde yüksek müdür veya patron olmak onları şuan yaşadıkları hayattan daha özgür kılacaktır. Örnek olarak; kişi ‘’alt kat kölesi’’ olarak yaşadığı maddi darlıktan üst katlarda kurtulacağına ve bu sayede köleliğinin biteceğini, çok çalışmasına gerek kalmayacağını düşünür ama üst katlarda üretim köleliğinin kazancı artarken tüketim köleliğinin de yükseldiğini görmüyor.
Çoğulcu Kavgacılar: Çoğulcu Kavgacılar: Bu grup Marksist vb. örgütlenmelerle sistemi alt etmeye çalışan kişileri tanımlar. Kavgacılar, bireysel varoluş kaygılarını sistemle uyum sağlayamayarak ifade eden ve öfkelerini dışa vuran kişilerdir. Bu gruplar, kolektif mücadeleyi bir aidiyet ve psikolojik onarım alanı olarak kullanır. Sistemle verdikleri mücadelede her ne kadar samimi olsalar dahi, başarıya ulaşamayacaklarını içten içe kabul etmeleri; bu mücadelenin, ezilmiş psikolojileri tamir etmeye ve aidiyet ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bir işlev gördüğünü düşündürür.
Dostlar, “https://medium.com/turkiyem/sadakatsizlik-hakk%C4%B1-2e4d5038dd77" yazımda bahsettiğim gibi özgürleşmenin birinci yolu Sadeleşmek ve Doğaya Dönüş’ten geçmektedir. İnsan, ilk olarak modern toplumun köle zihninden arınmak için kölelere vaat edilen şeylerden vazgeçmeyi, yani onlar olmadan var olabilmeyi başarmalıdır.
Bunun için insan, makamların ve unvanların yaşamlarına değer katmadığını anlamalıdır. İnsanlar unvan isterler, ancak bunu bir yetkinliğe sahip oldukları ve o işi herkesten iyi yapacaklarını veya işe bir şey katacaklarını düşündükleri için istemezler. Aksine, onu istemelerindeki asıl sebep, unvanın onlara katacağı saygınlıktır. Bu tam bir yanılsamadır. Kimse bir üst kata çıktı diye size saygı duymayacaktır; aksine, hak etmediğiniz bir yerde bulunduğunuz için bakışlarıyla sizi aşağılayacak, ancak onların üstünde olduğunuz için diliyle size yalandan güven gösterisi yapacaktır. Sonra ne mi olacak? Sizin gösterişler yaptığınızı gören insanlar, o katta yalnızca yalakalıkla, iyi siyasetle vb. şeylerle bulunduğunuzu söyleyip sizi aşağıdakilerin gözünde değersiz kılacaktır. Bununla beraber, bu unvanların hiçbiri o alandan çıktıktan sonra bir işe yaramayacak, çünkü sahip olduğu şey sadece bulunduğu küçük alanda tahakküm kurmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Eğer unvan alıp kahve sırasında veya metroda önümüze geçmeye çalışırsa, yüzünüzdeki morluk esas apoleti olabilir.
Unvan alma gayesinin manasızlığını kabullendikten sonra, sahip olma arzusunun manasızlığını anlamak da özgürleşmek için gereken vazifelerden biridir. Sahip olma arzusu yine bizim toplumsal prestijimizi artıracak şeylere karşı canlandığından, yanılsamanın ve köleliğin esasıdır. Rolex saate sahip olmak istemek bizi yalnızca önce Üretim Kölesi, sonra Tüketim Kölesi yapacaktır. Evvela, bunun için Modern Toplumun Egemenleri, yani sermayedarlar, bizi saat almaya değil, o markayı almaya ikna ediyor. O saatin bize bir Casio saatten daha fazla ne faydası olabilir? Ben tam bir Casio saat hayranıyım diyebilirim, tıpkı tavuk döner ve çiğ köfte hayranlığım gibi. Çünkü saat olarak bahsettiğim ürün bana bir sağlamlık sunuyor; denize giren, kamp yapan biriyim ve benim pusulası olan, suda bozulmayan bir saate olan ihtiyacım, markaya olan ihtiyacımdan daha gerçek.
Tavuk döner ve çiğ köfte hususuna gelecek olursak, bunlar benim dışarıda yemeyi en sevdiğim yiyeceklerdir ve seviyeyi saat kadar elit tutmak istemiyorum. Şimdi insanlar, Kültür Emperyalizminin ve Kapitalizmin ortak mahsulü olan hamburgerci ve tavukçulara, hızlı, ucuz ve doyurucu olduğu bahanesiyle sıkça gidiyor. Oysa tam ekmek tavuk döner ve çift lavaşlı çiğ köfte dürüm daha ucuz, daha hızlı ve daha doyurucu; üstelik bahsi geçen zincir fast food’lardan daha sağlıklıdır. Tüketim Kölesi olan bir zihin bunun farkına varamıyor ve sosyal çevresinde daha Modern olan hamburgercilere gitmeyi ve önermeyi daha makul, daha uygun buluyor. Onun zihni köleleşmiş, hür iradesini yitirmiş, bunu yapmanın bir statü olduğunu düşünüyor. Kendisi köylü babasına benzeyemez.
Bu paragrafta esas bahsetmek istediğim şeye gelecek olursak: Tüketim Kölesi olmaktan kurtulmak gerekiyor. Sahip olma arzusunun sonu yok; düzen bize hep sahip olmamız gereken şeyler yaratacak. Bu metaların alt ve esas vaadi her zaman saygınlık olacak ama o saygınlık yalnızca bir yanılsamadan ibaret. Metanın saygınlığı, ona saygın olma kabiliyeti veren sermayedarın yeni ürün satmak istemesiyle son bulur.
Dostlar, “Düzen, Dünyaya o kadar hâkim oldu ki onunla uzlaşmadan var olmak mümkün değil” diyebilirsiniz ama ben de size onunla tamamen dövüşün demiyorum. Ben diyorum ki elbette düzenin içindeki işleri yapacağız, lakin bu işleri yaparken biz düzene uyum sağlayacak ve onun içinde yaşayabilmek için bir şeylere sahip olmaya çalışacağız. Zira bir şeylere sahip olmadan elde ettiğimiz özgürlükler bizi yalnızca gençliğimizde özgür kılıyor. Örneğin, çantalı bir gezgin olarak hür bir gençlik yaşayabiliriz ama diğer esirlerden daha esir bir yaşlılıkla da karşı karşıya kalırız. O sebeple düzen içinde Üretim Kölesi olduğumuz vakitleri iyi değerlendirmeli ve Tüketim Köleliğine düşmekten kaçınmalıyız. Bizler eğer bunu yaparsak, yaşamak için üretim yaparak, yaşamı idame ettireceğimiz ürünleri alma şansını elde ederiz ve Üretim Köleliği’nin sonsuz döngüsünden çıkma fırsatı yakalarız. Bunu elde ettikten sonra artık bizler düzen içi ıstıraptan kendimizi kurtarır ve zevk için üretmeye başlarız.
Zevk için üretmek kısmına gelince, bu durumda da iki seçeneğe sahibiz: İlk seçenek Ege Arda Orel’in https://mediumturkiye.com/protestan-sisifos-89dac9f5b936 yazısında bahsettiği gibi idealist amaçla üretmek olabilir. İkinci seçenekse benim gibi üretmek olabilir. Benim gibi üretmek nedir? Benim gibi üretmek şudur: Ben henüz yayınına başlamadığım “Exnihilizm” fikrine sahip biriyim ve bu düşünce içinde hiçliği Camus gibi kabulleniyorum, lakin Camus gibi direnmiyorum. Hayattaki eylemlerimizi hiçliği kabul ettikten sonra anlamlandırmak, buna bir direniş görevi yüklemek temel olarak kendi fikrimizden sapmaktır. Bunun aksine, yaptığımız her şey tümüyle manasızlık içindeki manasızlıktan bir parçadır ve yaptıklarımız sadece zaman içinde vakit geçirmek için oynadığımız oyunlardır. İşte benim üretme sebebim de budur: Ölene kadar vakit geçirmek. Buna karşı şöyle diyebilirsiniz: “Eylemleri vakit geçirmek için yapmak da ona bir anlam yüklemek değil mi?” Evet, öyle… ama ben anlam yüklemiyorum. Yaptığım şeylerin bir şeye yarıyor olması ya da olmaması bir önem arz etmiyor. Bir şeye anlam yüklerseniz, o anlam yüklemediğiniz her şeyin anlamı oluverir ama her şeyin anlamı yokken, yani her şey bir hiç iken, onun içindeki bir şey, yani bir hiç, ne kadar anlamlı olabilir? Olamaz.
Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Bu yazı benim ufkumu fazlasıyla açtı; fikirlerinizi paylaşırsanız sizinle de yorumlarda sohbet etmekten keyif alırım. Esenlikler dilerim.
Dipnot: Yaşam içinde vakit geçirmek söylemi sadece bu yazı özelindeki üretmek eylemine bağlı kalmak için söylenmiştir, tez direkt olarak şudur ‘’anlamsız yaşam içinde gerçekleştirilen her eylem anlamsızdır lakin her eylem zamanın hareketinin bir parçası olarak vakit geçirmek ve manasızlığın sonuna uluşmak için oynanan oyundur.’’
Benzer Görüşleri Barındıran Yayınlar
Marxist Yabancılaşma: Marx, Karl. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1844 Elyazmaları).
Frankfurt Okulu — Kültür Endüstrisi Eleştirisi: Adorno, Theodor W. ve Horkheimer, Max. Aydınlanmanın Diyalektiği. (Özellikle “Kültür Endüstrisi: Kitle Aldatmacası Olarak Aydınlanma” bölümü)
Hümanist/Varoluşçu Felsefe — İçsel Hürriyet: Fromm, Erich. Özgürlükten Kaçış. Sartre, Jean-Paul. Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir.
Cheng, J. T., Tracy, J. L., & Henrich, J. (2010). Two ways to the top: Evidence that dominance and prestige are distinct yet viable avenues to social rank. Journal of Personality and Social Psychology, 99(1), 102–125. / Yazar(lar): Cheng, J. T., Tracy, J. L., & Henrich, J. (2010)Başlık (Türkçe): Zirveye İki Yol: Tahakküm ve Prestijin Sosyal Dereceye (Rütbeye) Ulaşmak İçin Farklı, Fakat Geçerli Yollar Olduğuna Dair Kanıtlar.Yayın: Journal of Personality and Social Psychology, 99(1), 102–125.
Buss, D. M. (2009). Has there been a scientific revolution in personality psychology? The American Psychologist, 64(4), 333–342. / Yazar(lar): Buss, D. M. (2009). Başlık (Türkçe): Kişilik Psikolojisinde Bilimsel Bir Devrim Yaşandı mı?Yayın: The American Psychologist, 64(4), 333–342.
Griskevicius, V., Tybur, J. M., Sundie, J. M., Cialdini, R. B., Miller, G. F., & Kenrick, D. T. (2007). Blatant benevolence and conspicuous consumption: When sexual selection drives costly signaling. Journal of Personality and Social Psychology, 93(1), 84–102. / Yazar(lar): Griskevicius, V., Tybur, J. M., Sundie, J. M., Cialdini, R. B., Miller, G. F., & Kenrick, D. T. (2007).Başlık (Türkçe): Aşikar İyilikseverlik ve Gösterişçi Tüketim: Cinsel Seçilimin Masraflı Sinyallemeyi Yönlendirdiği Durumlar. Yayın: Journal of Personality and Social Psychology, 93(1), 84–102.
Köleliğini Sevenler (Nihilizm)
Nietzsche, Friedrich. Güç İstenci (Der Wille zur Macht). İlgili Kavram: Pasif Nihilizm. Eserde Geçtiği Yer: Eserin, “Avrupa Nihilizmi” ve “Yüce Değerlerin Eleştirisi” başlıklı ana bölümlerinde Pasif Nihilizm, tinin gücünün azalması ve değerlerin çöküşüne karşı tepkisizlik olarak ele alınır. (Özellikle 1883–1888 yılları arasındaki defter notlarında bu ayrımı yapar.)
Kendini Aldatanlar (Marksizm ve Eleştirel Teori)
- Marx, Karl. Alman İdeolojisi (Die deutsche Ideologie). İlgili Kavram: Yanlış Bilinç (Falsches Bewusstsein). Eserde Geçtiği Yer: Kitabın “Birinci Bölüm: I. Genel Olarak İdeoloji, Özellikle Alman İdeolojisi” başlığının ilk alt bölümleri. (Özellikle, bilinç ve gerçekliğin tersine döndüğünü anlatan ünlü “camera obscura” metaforunun kullanıldığı kısımlarda bu yanılsama açıklanır.)
Debord, Guy. Gösteri Toplumu (La Société du spectacle). İlgili Kavram: Gösteri (Spectacle).Eserde Geçtiği Yer: Eser, numaralandırılmış tezlerden oluşur. Tüketim, imaj ve yabancılaşma tezi, özellikle Tez 1 (Gösterinin birikmiş imajlar yığını olması) ile başlayıp, metanın yerini imaja bıraktığına dair Tez 42 gibi numaralı tezlerde detaylandırılmıştır.
Çoğulcu Kavgacılar (Marksizm Sonrası ve Psiko-Sosyal Eleştiri)
Frankfurt Okulu (Adorno, Horkheimer). Aydınlanmanın Diyalektiği (Dialektik der Aufklärung). İlgili Kavram: Psiko-Sosyal Eleştiri ve Yabancılaşma. Eserde Geçtiği Yer: Özellikle “Kültür Endüstrisi: Kitle Aldatmacası Olarak Aydınlanma” başlıklı bölümde, modern toplumdaki sistemli tüketimin ve kitle kültürünün bireylerin öznel ve psikolojik yapıları üzerindeki baskısı ve yabancılaşmanın kişisel “tamir” çabası haline gelmesi eleştirilir.
Yorumlar
Yorum Gönder