Dostlar, bu yazıda ele alacağımız konu sahip olunan metalar olacaktır.
Biz Exnihilistler, yaşamı manasızlaştırdığımız gibi, yaşamın içindeki metaları da manasız görürüz. Onlar sadece vakit geçirmek için gerçekleştirdiğimiz eylemlerin sonucudur. Bu sebeple sahip olduğumuz veya olmaya çalıştığımız şeylere gerçekten sahip oluruz. Bu sözle sizi uzun uzun teorik söylemlerle sıkmayı ve zamanınızı yavaşlatmayı istemem, o sebeple anlık bir hikâye yazmayı deneyeceğim.

Hikâye
Bay C., Bayan X.’in sevgilisiydi ve kendisi C.’nin bahsettiği kadar vardı. Bana gelince, ben de başlıkta bahsi geçen ve İstanbul’un merkez bölgesinde bir kafede mevcut olan Köşe Masası’yım. Bay C.’ye dönmek gerekirse, o bizim mekânın en güzide müşterilerinden biriydi. Kendisi her hafta aynı gün, aynı saat, diğerlerine benzer kıyafetlerle bizim kafeye gelir ve benim en yakın dostum İşlemeli Tahta Sandalye’ye otururdu. Genelde kıyafetleri öyle dikkat çeken şeyler değildi ama tarza sahipti. Tarzı, sadelikle birleşmiş asillikti diyebiliriz. Neyse, zaten nasıl göründüğünün de bir önemi yok, esas olan şey onun hikâyesi.
C. bizim buralara ilk gelmeye başladığı vakit hırsları olan biriydi ve fazlasıyla nefret, öfke, sevgi de çok fazla görüyorduk kendinde. Bunlara sahip olduğu vakitler çok fazla dosta, arkadaşa ve sevgiliye de sahipti. Sevgilileri pek mühim kişiler değildi, genelde birbirine benzeyen farklı kadınlardı ve çoğu yaşam tarzı olarak diğer insanlara kıyasla aykırı kişiliklerdi. C. onlara karşı çok ilgili değildi ama ilgisizliğiyle kadınlar onun için duyguları cezbedecek kişiye dönüşmeye çalışıyordu. C. ise bu durumlara karşı gözü fazla açıktı. Yakın dostlarıyla çevresindeki kadınlar hakkında konuşurken, “Onlar benim sevdiğim kadını taklit ediyor,” der ve “O sebeple onlar, beni aldatmacadan başka bir şey değil,” diye cümleyi bitirirdi. İlk başta onun bu tavrından anladığım şey, C.’nin bir kadına âşık olduğu ve birlikte olmadığı idi. Lakin mevzu öyle değilmiş, bunu da şöyle öğrendim: Bir kış günü C. mekâna yine aynı saatte gelmiş ve en yakın dostum İşlemeli Tahta Sandalye’ye oturmuştu. Kış olduğundan mütevellit, sıcak kahvesini de sade içmek yerine bir kaşık bal, bir çubuk tarçın ve bir dilim limon ilavesiyle kafamın üstüne sipariş etmişti. Yeni garson kız acemi olduğundan masaya biraz kahve döktü. Dürüst olayım, bu kaza, üzerime dökülen en güzel filtre kahveyi tanıma fırsatı verdi bana. Kendisiyle biraz sohbet ettik; kendisi hem gerçek bir filtre kahve gibi sert, hem bal gibi samimi, hem de tarçın kadar doğaldı. Ona âşık olmuştum, sarışın kokoş onu silince ayrıldık. C. bu kahveyi söyleyip yudumlarken ben de anın tadını çıkarıyordum, sonra onun genç bir arkadaşı geldi ve sohbet etmeye başladılar. Genç dostu ona sevdiği kadını sordu, o da, “Ben ideallerimden başkasını sevemedim; idealimdeki yaşamı, idealimdeki insanı ve idealimdeki kadını sevdim yalnızca,” dedi. Dost bu sefer ona, “İdeallerin şu anda mevcut mu yaşanmakta?” diye sordu. C. ise, “Hayır,” dedi. Dost bu sefer de, “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu. C. ise, “Mutsuz ama umutlu,” dedi. Bunun üzerine felsefeden konuşmaya başladılar. C., “Yaşamak böyle bir şey, yaşamak böyle yapınca katlanılabilir bir şey. Eğer ideallerim olmasaydı, yaşamak için bir amacım olmazdı. Hiç’in için kendini var etmek için gereken şey, manası olan bir hiç olmaktır,” dedi. Bu sohbet öyle çok uzun sürmedi, çünkü Dost da onunla benzer fikirlere sahipti. C. yıllarca ufak değişimlerle böyle gidip geldi.
Ondaki değişim, benim müdavimim olan Beyaz Elbiseli Kadın ile tanışmasıyla başladı. Bu süreçte C., o kadına (kısaca B.E Kadın diyeceğim) fazlasıyla âşık olmuştu. Zamanla kafeye daha sık gelmeye başladı ama bir türlü kadından karşılık bulamadı. Yanlış anlaşılma olmasın, C.’nin mücadelesi kısa süren bir sözde çabadan ibaret değildi. Çünkü C., o kadını kendi kendisinin tanrıçası ve yaşam kaynağı hâline getirmişti. Onun için verilen mücadeleyi de bu sebeple kutsal bir amaç sayıyordu. Kadının adının Beyaz Elbiseli Kadın olmasının sebebi de bu. Kendisi sürekli beyaz giyer ve beyazda yansıyan ışığın kamaştırdığı gözler ondaki kusuru görmezdi. C. de bu yansımanın kurbanı olmuş bir erkekti, işte abartmaya gerek yok ama abartılacak olacak eğer burada onun ısrarı abartılabilir. Kendisi de çok abartmıştı. Bu kadın için verilen mücadelenin ardından onu tanıma fırsatı buldu ama bu fırsat ona verildiğinde C. fazlasıyla yorulmuş bir sevgiye sahipti. Bu sevgi onu huzur dolu bir cennetin muhtaçlığına düşürmüştü. Kendisi bu cennete ulaştığını düşündüğü sıra, o asil, sert ve yalnız duran kadının sadece yalnızlıktan susan ve suskunluğuyla ciddi görünen lakin yaklaşınca kenar mahalle teyzesinden daha alımlı olmayan biri olduğunu fark etti. Bu fark edişin ardından C. kadını tanımasa daha mutlu olacağını fark etti. Bununla beraber kendisi olayı da derinlemesine düşünmeye başladı. Bu düşünme sürecinin ardından kutsallığın ona verdiği acıyı da yüreğinde derin şekilde duymaya başladı.
C. bu sürecin ardından uzun süre mekâna gelmedi. Geçen zaman ne kadardır diyecek olursanız eğer, arkadaşım İşlemeli Sandalye’nin ayağı kırıldı, benim de verniklerim bir kere yenilendi. Geldiğinde de yine onda görünüş olarak çok değişim yoktu ama artık gözlük takıyordu. “Gözlük ona bir ciddiyet kazandırdı mı” diye soracak olursanız, az önce bahsettiğim olayın sonucu kadar değil, diyebilirim. C. artık daha az ama daha düzenli geliyordu. Dostları ve kadınlar da pek azalmış değildi ama söylediğine göre artık duygulara olan inancını yitirmiş biriydi. Hatta bunu bir dostuna şöyle açıkladı: “Ben bir kere bir kadından hoşlandım ve ona bir insan olmasının ötesinde bir değer bahşettim. Sonra onu gördüm ve onu sevmediğimi fark ettim. Ondan sonra başka kadın sevdim ve sonra başka bir kadın. Bu döngü bitmek bilmedi; ben hep birilerini sevdim, hepsini tanıyana kadar sevdim. Sonra fark ettim ki hepsi benim hayal ettiğim kişilerden başkaydı ve ben sadece hayallerimi sevmiştim. Sevdiğim insanlar ise aynı yeni bilgisayar, telefon, koltuk gibi ilk başta çok ilginç, sonra da çok sıradan ve alıştıkça olmuş şeylerdi. Kısaca insanlara beslediğim duygular bir mana ifade etmiyor, hepsi yaşanınca ve bırakınca bir hiç olduğunu gösterdi bana.”
Bunun üzerine C.’de ne gibi değişim oldu diye merak edenleriniz vardır elbet. Pek bir şey değişmedi, sadece kendini inandığı şeylere daha çok adadı ve bu süreçte meta’ya sahip olmayı da bir alışkanlık hâline getirdi. Yani yine eskisi gibi sade görünüyordu ama üzerindeki her şey, kokusu dahi statü arayışını belli ediyordu. Kavgası onun için ne kadar mühimse, giydikleri de o kadar mühimdi. Bunu ona soracak olursak bize diyeceği şey, “Bir mücadele veriyorum ve mücadele esnasında fayda sağlayan şeyleri kullanıyorum” olacaktır elbette ama o bu söylemlerinin gerçekliğini ileride daha iyi şekilde göreceğiz. Şimdi kendisi yaşamı idealist bir nihilist olarak yorumluyordu. Mana yüklediği şeyler sadece amaçlarıydı ve yaşamı değerli kılan şeyin de yalnızca başarı olduğunu iddia ediyordu. Hatta bu süreçte, “Duygular sadece yanılsama, başarmanın duygusu dahi yanılsama ama bu yanılsama faydalı bir şey; sürekli hissetmeye çalışmalı” diyordu.
C. bahsettiğimiz süreç devam ederken yine kayboldu ve sonrasında geldiğinde mekânda kokteyl satışı da başlamıştı. Artık mekân, kahve ve kokteyl mekânıydı. Kendisi bu değişimi fark edince, üstünde diğer geçmiş zamanlardan farklı olarak bir haraplık da olmasından mütevellit, kokteyl içmeye vermişti. Lakin o, mekânın yıllardır müdavimi olan biri olarak ayrıcalıkla kokteyllerini bolca alkol ilavesiyle alıyordu ve her geldiğinde biraz çakır oluyordu. Genç Dost bu vakitler onunla sohbet için mekâna uğruyordu ve bu sohbetlerden öğrendiğim kadarıyla bizim C., istemsiz bir ilişki içerisine düşmüş ve o ilişkide eski idealist tavrı ile var olmuş. Onun dediğine göre, “Bu ilişki bir hataydı ama güzel bir hataydı. Onu fazlasıyla eğitmişti, duyguları olduğunu hissettirmişti.” C. dediğimiz arkadaş nasıl biri ise bütün değişimlerini kadınlar üzerinden yaşadı, hayatı da öyle sıkıcı bir şey değildi ama kadınlar dışında da bir şeye öyle körü körüne kaptırmıyordu sanırım. Bu süreçte tekrar bir kadına ilgi duymaya başladı. Ona dair pek ümidi yoktu, onun ona göre biri olmadığını düşünüyor ve bu sebeple ilişkiye girmekten korkmuyordu. Sonraları sohbetlerinde en son ilgi duyduğu kadının tam ona göre olduğunu, o sebeple de ilişkide kalmaktan korkmadığını söylemişti.
Bu süreçte C. sizi çok kaptırmış gibi gelebilir ama öyle değil; kendisini ve insanları artık daha iyi biliyordu ve yaşama dair toyluğunu atmış biriydi. Artık herkesin ihaneti, yanlış ve gidiş ihtimalini kabul etmiş biriydi ve bu durumu bize, “Artık acizliklerimi kabul ediyorum, güç istencimi de yendim, yaşamı olduğu gibi kabul ediyorum ve yaşamı kabul etme özgürlüğüyle varım” diyordu. Bununla beraber artık manasızlığı daha da içselleştirmişti. Artık gayelerinin de manası olmadığını düşünüyordu ama bunun için çok acı çekiyordu. Sanki koca bir çelişki içinde büyüyordu ve o, bununla kavga ediyordu. Gayeleri onca manasızdı ama onca manasız olan gayeler onun alışkanlığıydı da ne yapsa bilmiyordu. Alışkanlıklardan kopamıyor ve kopamadıkça içiyordu. Bununla beraber yalnızlaşmıştı; artık daha çok tek başına içiyordu, daha çok içiyordu.
Bu çelişkileri yaşarken kavgasını sürdürmeye de devam etti ve konuşmalarında gayesine iman ettiğini herkese inandırıyor, ardından sürüklüyordu. Bu manasızlıktan kopuş sürecinde insanları da gördükçe artık her şeyi manasız olarak nitelendirdi ama hiçbir zaman pasifist olmadı. Yaşam artık onun için tüm manalarını yitirmiş bir oyun alanıydı ve oyunu bitirmek için ilerlemesi gerekiyordu, bunu yaparken de eğlenmek istiyordu. Doğasının gereği olarak hissetmek, heyecanlanmak ve yolu gitmek için hareket etmek istiyordu. Şimdi çok şeye sahip olmak istiyordu ama çok şeye bir anlam yüklemiyor ve çok şeyi, daha çok şeyi yapmak ve daha çok hareket kabiliyeti kazanmak için istiyordu. Örneğin zengin olmak istiyordu, bunun için bir sürü iş yapmak istiyordu ama o zenginlikte bir mana görmüyordu ve ucuz arabaya binmek, doyacak kadar yemek, sohbet edecek kadar içmek ve üşümeyecek kadar giyinmek istiyordu. Ona göre mala sahip olmakta bir bağımlılıktı ve bu da insanı yaşamaktan en çok alıkoyan şeydi. Gayelerinden vazgeçince kıyafetlerinden vazgeçmekte zorlandığını fark etti. Kıyafetlerini arada değiştirmeye ve gösterişsiz, varoş giyinmeye başladı, sonra da işlevine göre ve tek düze giyinmeye başladı. O vakitler diğer günlerden daha özgür olduğunu fark etti. Artık hem üşümüyordu hem de ütülü gömlek giymediği için bir beyefendi gibi davranmak zorunda kalmıyordu.
Hikâyenin Sonu
Hikâyenin sonunu merak edenleriniz varsa eğer, biraz gerçek hayata dönsünler ve masanın konuşmasına şaşırsınlar. Çünkü masalar konuşmaz.
Not: C’nin kadınlara olan hisleri de meta ile benzerdir, tanrısallaştırma iddiası bizzat metanın da konusudur ve C. meta ile olan ilişkisini duygusal ilişkileriyle beraber dönüştürmüştür.
Yorumlar
Yorum Gönder