Merhaba Dostum,
Bu mektuplarda söyleyeceğim şeyleri daha rahat ve konforlu bir şekilde dile getiriyorum. Sanırım bunun sebebi; sana yazarken kendimin katı muhakemesinden kurtulmak ve "olağan muhakeme" ile muhatap olmak. Evvela düşüncelerim kendi sorgulama süreçlerimden geçiyor elbette; ama bu sorgulamalar senin zihnine aktarıldığı vakit fiili olarak bir sınav veriyor ve genel bir eylem olarak aktarıldığı zihinlerde de yaşama hakkını elde ediyor. Bunun önemi var mı diye soracak olursan, esasında hiçbir önemi yok. Zira sana yazdığım mektupların da şahsımın zihninden daha müebbet bir katmana geçmesi pek mümkün değil. Sınanma konusuna gelecek olursak; bunlar zaten sınandığı için dile geldiğinden, dışarıdaki sınanma hali de pek anlam ifade etmiyor. Zira ben, sınadığım veya sınayacağım hiçbir fikri dışarıdan bir sınanmayla değerlendirmeyen biriyim. Sonucunda buralarda bahsettiğim şey; insanın içsel ve kişisel deneyimleriyle kavrayışıdır; doğru ile yanlış, sadece ona uygun olanlar için gerçektir. Sana bunlardan bahsediyor olmamın tek sebebi ise seninle "ölüm" hakkında konuşmak istemem ve bunun için bir girizgâh yapmaktır.
Sonuç olarak ölüm dediğimiz şey, benim zihnimde böyle bir mana ifade ediyor olmasa dahi bazıları için ürkütücü; konuşmaktan kaçınılması, varlığı yokmuş gibi davranılması gereken bir şeydir. Zira bu korku için onca inanış yaratılmış veya kendiliğinden var olmuştur; her nasıl inanıyorsan önemli değil. Her halükârda ölüm öyle bir şeydir ki; tüm inanışlar neredeyse ölümü reddetme ve yaşamı bir "uzak hayal" uğruna manasızlaştırma hareketine girişmişlerdir. Dünyada bu hareketlerin öncülüğünü üstlenen ve dünyaya aşırı bağlı olan kişilerse bu korkuyu bir yönetim aracına çevirmiştir. Vikinglerin savaşta ölerek Valhalla'ya varması, Hristiyanların cennetten arsa satın alarak veya kendini kilise hizmetine adayarak oraya girmeye çalışması, Müslümanların inançlarının dahi üstünde gördükleri şeyhlerin "köle müritleri" olması ya da Hinduların kasta boyun eğerek sonraki yaşamlarında mutluluk araması; bunlara kökten gelen bariz örneklerdir.
Bunların ötesinde, inancın dışına çıkmış kişilerin ise yaşama bağlılık ve ölümle karşılaşana kadar onu reddetme hali vardır. Bunlar ise günümüz dünyasının getirdiği türlü illüzyonlarla, ölüme yaklaştıkları gerçeğinden kaçmaya çalışırlar. İşte onların şeyhi, papazı ya da rahibi; güzellik ve estetik endüstrisidir. Onlar, bu efendileriyle beraber ölümden uzak ve güzel hissetmek için servetler harcarlar. Ancak ölüm; bir hastalıkla veya yakın çevresindeki birine uğrayarak göründüğünde, derin bir karanlığa gömülürler. Bu karanlık, onlar için ya yaşamın nihilist bir acıya dönüşmesi olur ya da yaşamın gerçekliğini reddeden ve ölümü tekrar "yaşama" (öte dünyaya) dönüştüren inanışlara sığınış olur. Bu konularda eleştirilerim elbette var lakin bu mektupta sana sadece ölüm üzerine düşüncelerimden bahsedeceğim için ayrıntısına girmeyeceğim. Unutmazsam belki başka bir mektupta bunlardan bahsederim.
Filozoflar konusuna gelince; nihilistlere dair bir eleştiri yapma lüzumu görmüyorum, onlar için yaşam zaten yok gibi bir şey. Lakin Epikür, "Ben buradaysam ölüm yok, ölüm buradaysa ben yokum," diyerek ölümü yok saymayı ve anın içinde kalmayı tembihliyor. Kesinlikle bu düşünce kalıbı içinde olmak ile "güzellik endüstrisi"ne dahil olmak arasında bir fark yok; zira ölümle yüzleşen her iki taraf da her ne kadar biri zihinsel diğeri maddi maddi kaçış arasa da derin bir korkuyla mevcut inanışlarının acısını hissedecektir. Varoluşçu "baba" filozoflar ise ölümün yaşama anlam katan şey olduğunu iddia ederler; hatta Heidegger gibi insanı özgürleştirdiğini de savunabilirler. Camus ise ölümü, bütün eylemlerin anlamlarını silip götüren bir son olarak görerek "uyumsuzluk" ve absürdün zirvesi şeklinde yorumlar.
Dostum, bunların çoğuna katılmamakla beraber; varoluşçular ve Camus kendi bakış açılarından haklıdırlar. Ki bana soracak olursan, ölümün anlam katma veya anlamı silme yeteneği bir şey ifade etmiyor. Ölüm dediğimiz şey bence her zaman dediğim gibi —hiçtim, hiçten geldim hiç içine; hiçim, hiç olacağım hiçin sonunda— zamanı hareket ettirirken ulaşacağımız son noktadır. Ölüm, bizim son hareketimizin bitişidir; ilerlemesi için uğraştığımız zamanın ve çabamızın sonudur. Camus, ölüme yüklediği misyonda haklıydı; çünkü ölüm olmasaydı yaptığımız her eylem ve direniş bir anlama sahip olacaktı. Sonuç olarak Camus direnişten anlam yaratıyordu, ben ise her şeyi manasızlığı ilerleten "şey"ler olarak görüyorum. Ölüm olmasaydı eylemlerimiz, sonsuz hareketin yönünü ve konforunu belirleyen şeyler olacaktı; ama şimdi ölüm var. O sebeple eylemler sadece zamanı ilerletme aracıdır; hiç olacağı netliğinde, "hiç" olarak var olmuş şeylerdir. Ölüm dediğimiz şey, mutlak gerçeğin, yani "hiç"in en net personasıdır.
Sevgili Dostum, insan yüreği için bunların çok karamsar olduğunu iddia etmeden önce bir düşün. Onca yalanı yaşarken gerçekle burun buruna geldiğinde ne hissedeceksin, kaçacak mısın? Ölüm dediğimiz şey işte bu gerçeğin ta kendisidir; mananın sonu ve manasızlığın yüze vurumudur. Ondan kaçmak mümkün olmadığı gibi, onu değiştirmek veya reddetmek de onun karşısında manasızlığı bir mızrak gibi saplayacaktır göğsüne.
Sevgilerle,
Kendine iyi bak.
Yorumlar
Yorum Gönder